Skip to main content
Şişli Terapi Enstitüsü
Home » Çocuk Danışmanlığı » Anne ve Baba Olma Arzusu

Anne ve Baba Olma Arzusu

unnamed-2

 

 

 

Çocuğun öyküsü iki erişkinin birlikte olmasına karar vermesiyle başlar. Toplumsal kurallar doğrultusunda iki erişkinin aldığı evlilik kararı aynı zamanda dünyaya bir çocuk getirme ve anne baba olma sürecini de başlatır.

Winnicott, bebeğin dünyaya geldiğinde ayrı ve bütün olarak var olmadığını, yalnızca bir ilişki içerisinde var olabileceğini ve birincil bakım verenin ona sunduğu çevre sayesinde gelişebileceğini ifade etmiştir. Bir bebek, annenin rahmine düştüğü andan itibaren değil, bir anne ve baba çiftinin zihnine düştüğü andan itibaren var olmaya başlar.

İnsan Neden Bir Bebek Sahibi Olmayı Arzular?

Bir insan doğar, büyür ve dünyaya kendinden bir parça bırakmak ister. Bu döngü insan yaşamında sık karşılaşılan bir durumdur.

Bir kadının da anne olmak ile ilgili arzusu hem kendi cinsel kimliği ile bütünleşmesi hem de bir kız çocuğu olarak kendi annesi ile özdeşleşmesinden bağımsız düşünülemez.

Bir kız çocuğu kendi cinsel organının ve onun bir erkek çocuğunun cinsel organından farklı olduğunu küçük yaşlarda anlamaya başlar. Bu yaşlardaki çocuklarda yapısal olarak bedenin içerisinde gerçekleşen ve kendi cinsel organının gizemli tarafına dair merakını arttırabilir. Annesine onunla ilgili sorular sorar, bir araştırma içerisine girer. Oynadığı oyuncaklar üzerinden, sıklıkla onun bakım veren olmak ile ilgili hayallerini izleriz. Genellikle annesi gibi karnında bebek taşır veya bir bebek büyütür. Bunu yaparken de annesinin sesini, duruşunu taklit eder.

Bir erkek çocuğun baba olma arzusu ise yine anne ile olan bu ilk özdeşleşmeden bağımsız değildir. Erkek çocuğu erken bağlanma deneyiminde besleyici ve yaratıcı anne ile bütünleşirse yetişkin bir erkek olduğunda, bebek sahibi olmayı ve ona bakım vermeyi arzular. Örneğin, kız çocuklarında olduğu gibi erkek çocuklarının da tişörtlerine birer yastık sıkıştırarak hamile taklidi yaparken çok eğlendiklerini görmez miyiz? Tabi ki bu gizemli arzunun tek cevabı sadece özdeşleşme değildir.

Küçük bir kız çocuğunun gelişerek kadınsı arzularının annelik işlevine eşlik etmesinin sonucunda hamilelik süreci başlar. Henüz bir zigot olan bebeğin anne karnında büyüyüp gelişmesine olanak sağlayan bu dönem, annenin kendi arzuları ile annelik arzuları arasında çatışmaların yaşadığı bir döneme dönüşebilir.

Yaşama annenin bedeninde başlayan bebek, annenin bir yandan kendi düşlemini ve geçmişini yansıttığı bir yandan da narsistik çatışmalarını sürdürdüğü perinatal dönemde hayatını sürdürmeye devam eder.

Bağlanma çocuk ve ebeveynlerinin ilişkisinin gelişmesiyle birlikte annenin bedenindeki başlangıç; gebelik öncesi, süreci ve sonrasında çocuk doğumuyla ilgili bakım sürecini kapsar. Üremenin temel amacı genlerimizi yeni nesillere aktarmak, dünyaya kendimizden bir parça bırakmak ve var olabilmektir. Bir yetişkinin çocuk sahibi olma arzusu, kendinin bir benzerini hatta belki de tıpatıp aynısını yaratacağına dair bir umudunu da içerebilir.

Annelik Süreci

Gebelik ve doğum fizyolojik bir süreçtir fakat her kültürde çocuğun yeri farklıdır. 1970’lerden önce, çocuk evliliğin doğal bir sonucuydu. Doğurabilen tüm kadınlar çok sorgulamadan çocuk  doğurabiliyordu. Üreme bir yandan iç-güdü, diğer yandan dini sayılabilecek bir görev ve türün devamlılığı olarak görülüyordu. Kendi türünün devamlılığı için çocuk doğurmak bir yükümlülüktü. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte üremelerin kontrol altına almalarına olanak sunulması anneliğe ilişkin çifte değerliliği ortaya çıkardı.

“Gebe kalma arzusu” ve “anne olma arzusu” farklı şeylerdir. Gebelik arzusu, kadının bedeninin kendi annesi gibi çalıştığını ispat edebileceği narsistik bir düşlem olarak değerlendirilirken, annelik arzusu çocuğun ihtiyaçlarını giderme ve onu yetiştirme ortamını yaratır.

Çocuk evlilik sürecinde özel bir döneme kapılarını açmaktadır. Kendimizi ne kadar gelişmiş ve bir birey yetiştirebilecek olgunlukta görüyor olsak da çocukla birlikte büyümeye devam ediyor ve değişiyoruz.

Gebelik Öncesi Süreç

Çocuk dünyaya iki ebeveynin de isteği ve anlaşması sonucunda getirilmelidir. Bu durum doğacak çocuk için güvenli bir ortamın oluşmasına katkı sağlar. Ebeveyn olmak planlı olmakla birlikte beklenmeden de gerçekleşebilmektedir. Her iki durumda da çiftlerin gelecekte alacakları kararlar noktasında anlaşması çok önemlidir. Ebeveyn olma arzusu tek başına yeterli değildir. Çünkü anne baba olmaya karar vermek çiftlerin tüm dinamiklerini sonsuza kadar değiştirecekleri bir karar olabilir. Ebeveynlerin anne baba olma arzusu içten değilse, bu durum sorunlara yol açabilir.

Çocuk sahibi olmak, birçok sorumluluk ve değişikliği de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, çiftlerin dürüst bir şekilde değerlendirme yapması çok önemlidir. Çiftler anne baba arzularıyla birlikte alacakları yeni sorumluluklara hazır olup olmadıklarına karar vermeleri gerekmektedir.

Gebelik Dönemi

Doğurganlık, temelde yumurtalığın bir işlevidir. Yumurtalığın içindeki yumurta sayısının doğumla başlayarak giderek azaldığı kabul edilir. Kadınlar belirli bir yumurta hücresiyle dünyaya gelmektedir. Yıllar içerisinde yumurta sayısı azalmakta ve menopoz sürecinde yumurtalıklarda, yumurta hücresi kalmamaktadır.

Seattle Genetik Araştırma Enstitüsü’nde Prof. Joseph Nadeau tarafından yürütülen genetik çalışmalar, döllenme sürecinde yumurtanın pasif olmadığını ve en güçlü spermi seçebildiğini vurgulamaktadır. Bu durumla birlikte döllenmenin rastgele olmadığını ve bazı spermler ile yumurtalar arasında belirli bir uyumun olduğunu desteklemektedir. Bu yorum göz önüne alındığında, çocuk sahibi olmak tıbbi açıdan ortak verilen bir kararın sonucudur.

Sigmund Freud, anneliği ruhsal gelişimin en son aşaması olarak nitelendirmektedir. Çocuğun ruhsal dünyasının ilk kalıbı annenin de bedeniyle bütünleşerek oluşur. Bu süreçte annenin ve bebeğin fizyolojik gelişimi açısından beslenmesi, dinlenmesi ve güvende olmasına katkı sağlayacak ortamın yaratılması; bebeğin bedensel, ruhsal ve zihinsel gelişimi açısından oldukça önemlidir.

Aktarılan Annelik

Gebelik Sonrası Süreç

Kişilik; bireyi başkalarından ayıran, doğuştan getirdiği ve sonradan kazanılan özelliklerin bütünüdür. Bireyin zihinsel, duygusal, sosyal ve fiziksel özelliklerinin süreklilik gösteren yönlerini içerir.

Kişilik gelişimi insan hayatı boyunca devam eden bir süreçtir ve en temel kişilik özellikleri çocukluk döneminde kazanılır. Çocuğun; bedensel, ruhsal, zihinsel olarak sağlıklı ve dengeli olabilmesi, gelişim basamaklarının doğru ve başarılı bir şekilde aşılmasına bağlıdır. Bu basamakların sağlıklı bir şekilde aşılmasında en büyük görev ise ebeveynlerin veya bakım verenlerindir. Anne-babaların, çocuklarına sevgiyi; koşulsuz ve dengeli bir biçimde vermeleri çocuğun yaşamını sürdürebilmesi için gerekli besini vermek kadar önemlidir.

Çocuk dünyaya geldiği andan itibaren ilk rol model aldığı kişiler ebeveynleridir. Kişinin sosyalleşmesinde, dürüst ve güvenilir bir insan olmasında kısaca bireysel anlamda sağlıklı bir kişilik yapısı geliştirmesinde aile etkin biçimde rol oynamaktadır.

Freud kişiliğin 0-6 yaş arasında kazanıldığını belirtmektedir. Bu dönemlerde çocuk daha çok anne-baba ile etkileşim halinde olmaktadır. Onları eksiksiz görür ve davranışlarını örnek alır.

Anne ve bebek arasındaki karşılıklı etkileşim, annenin sürekli olarak bebeğin çevresel uyaranların etkisiyle kontrol altında tutulmasını sağlar. Bu karşılıklı etkileşim, homeostazisini (dengesini) sağlamada düzenleyici rol oynamasıyla, bebeğin sağlıklı gelişimi ve işlevsel beyin bağlantılarının oluşturulmasında temel rol oynamaktadır.

Ebeveynlerle olan ilişkiler, gelecekteki yakın ilişkiler üzerinde önemli rol oynamakta ve diğer ilişkiler için rol model olmaktadır. Ayrıca bağlanma süreci sadece çocukluk dönemiyle sınırlı kalmamakta ve yaşam boyu sürmektedir. İlk temel ilişki olan anne-çocuk ilişkisi, sonraki dönemlerdeki bağlanmalar için örnek olmaktadır. Bebeğin, ebeveynler ile olan bağlanma tarzı diğer insanlarla duygusal yakınlık ya da uzaklığı belirlemektedir.

Ebeveyn-çocuk ilişkisinin temelini, anne-babanın sahip olduğu tutumlar belirlemektedir. Bu doğrultuda anne-babanın yanlış tutumlarından dolayı sağlıksız bir ortamda büyüyen bir çocuğun ileride kendi ailesi ile de sağlıksız ilişkiler kurması kaçınılmaz olabilir.

Bebek, kendisini ailesi veya bakım verenleri tarafından sevilmeye değer birisi olarak gördüğünde zihninde olumlu bir “kendilik modeli” oluşturur. Olumsuz kendilik modeli geliştiğinde ise gelecekteki yakın ilişkilerinde kaygılı, kaçıngan ve kontrolsüz tepkileri öne çıkabilir.

Çocuğunuzla birlikte bir hayatı paylaşırken, tutumlarınız onun da yaşamına yön verir ve kişiliğinin gelişmesine katkıda bulunur. Anne baba olarak tutumlarınız hakkında farkındalık kazanmanız, bu gelişime olumlu katkıda bulunabilmeniz açısından oldukça önemlidir.

Toplumun temel taşı olan aile, toplumsal sorunların hem kaynağı hem de çözümleyicisidir. Bu konular hakkında detaylı bilgi almak için Şişli Terapi Enstitüsü’ne 0552 347 00 20  ulaşabilirsiniz.

***Bu yazı teşhis ve tanı içermemektedir.

Psk. Dan. Gülistan Torun 

Leave a Reply

Your email address will not be published.